29 Aralık 2016 Perşembe

Taç

Merhabalar,


     'Küfür bir kadına bunca yakışır. Ne muhatabı olmak isterim ne de mahrum kalmak. Hanımefendiciğim nasıl yapsak?' diyerek giriş yaptığı konuşması kadında ne kadar tesirli olur bilinmezdi ama kadına layık gördüğü 'hanımefendi' tacı ona biraz olsun zaman kazandıracaktı. Ne de olsa her kadının hayaliydi bir adamın 'hanımefendi'si olmak, o tacı kafasında taşımak.

      Adam şu edebi ve oynak diliyle bu işinde altından kalkarsa tövbe bir daha dalavereye karışmayacaktı. Yani. Belki... Belki de karışırdı. Sahi kadın neden o tacı çıkarıp adamın yüzüne fırlatmazdı ki?


     Niye fırlatsın ki ?


     Daha önce kim ona bunu layık görmüştü? 'Diğer kadın'dan öteye gidememişti hiç bir zaman. Eli ne zaman tutulmuş, ne zaman gözlerine bakılarak Atilla İlhan okunmuştu? Eh, küçükken babası tutardı ellerini ama Atilla İlhan dokunmamıştı hiç gözlerine.


     Naz yapmak istedi bir an. Ama nasıl yapılacak bilmiyordu. İhtiyacı olmamıştı ya da ihtiyaçtan saymamıştı. 


     Görünmeyen tacını yokladı elleriyle. Yerindeydi. 'Biraz daha dur' dedi, içinden. 'Lütfen biraz daha...'


     'Sizde kalabilir' dedi adam, dışından. 'En yakışanı siz oldunuz.'


     Güzel bir gece geçirmemiz dileğimle.

11 Aralık 2016 Pazar

Şemsiye

Merhabalar,


     Hiç iyi değilim dedi adam... İyi değildi çünkü. Sanki günlerin tuzu eksikti, bir kaşık alıp gerisini bırakıyordu. Bir tutam tuz belki tadını yerine getirecekti ama, tuzluğa kim uzanacaktı ? Hadi uzandı; aldı eline, içinde tuz yoksa kim verecekti hesabını ? 


     Hiç iyi değildi adam... Yağmur olağanca şiddeti ile yağarken kapattı o şemsiyesini. Kaçılacak ne vardı da baştan beri açıktı o şemsiye ? Sırılsıklam olmak kim tarafından yasaklanmış, kimler tarafından hor görülmüştü ? 

     Yüzüne vuran her damla için kahkaha attı adam. Hiçbirine haksızlık yapmadı, her birine, içtenlikle... Adımlarını seyreltti. Daha çok güldü. Durdu. Yağmur mu gözyaşı mı bilemedi... Sonrası, bir adım, bir kahkaha.


     Sırılsıklam oldu adam, elindeki kapalı şemsiyesi ile.


                                                                            ***
   

     

     "Ben yine buralardayım, siz burdasınız, ötekiler burda,
     çorap kitap nişan yüzüğü gözlük kullananlar
     sevimli kafası çalışan iyi insanlar
     benim açlığımla beslenen
     hava durumuna göre din değiştiren
     boş zamanlarında acı çekenler
     çoğalan
     çoğala çoğala tükenenler

     yedekte beklettiğim duygular; işte, korkun
     hayırsever biriyim, bundan da korkun
     batıda yoksul, doğuda varsıl, turnuvalarda sonuncuyum
     adam olmaya doğuştan yeteneksiz
     içimiz konusunda ciddiyim

     sadece kederlere yardım ederim
     bir güzelleştirme fırsatı yakalarsanız 
     değerlendiririm
     görüyorsunuz iki paralık iyi niyetimle
     elimden ne gelirse
     çünkü hep buralardayım, yanıbaşınızda
     hayvanlık ağlıyor biliyorsunuz
     ötekiler ağlıyor
     ama bana inanmayın rol yapıyorum
     ekmek yiyorum, 'nasılsın'lara teşekkür ediyorum
     bebelere tütün içmesini öğretiyorum

     tüm bunlar bir yana
     aslında iyi bir iş arıyorum."

                                                                             OSMAN KONUK
                                                                             -Şiir savaşları

     Güzel bir gün geçirmemiz dileğimle. 

13 Kasım 2016 Pazar

Selam olsun

Merhabalar,


     Yazacak ne kaldı diye sorsam verecek bir cevabın olur muydu bana ? Bir elinle elimi, öbürüyle kalemimi tutsan, yazabilir miydin benim hissettiklerimi ? Mürekkep lekesi olsa ellerin dönüp güler miydin, sahip çıkar mıydın ona ? Başlığı ben söylesem gerisini sen yoluna koyar mıydın?  Kağıt bittiğinde ise yenisini isteyebilir miydin ?

     Peki ya mürekkep bittiğinde. Bir elinde elim, öbüründe kalemimle şehri tavaf eder miydin benimle ?


                                                                   ***

     Mutlu olmak, mutlu olmaya çabalamak zorunluluk olmuş şu sıralar. Kimi görsek, kimle konuştuysak bunun uğrunda dertler edinir, genç yaşlarında saçlarına aklar düşürür olmuşlar. Dünya dönüyor, onlar mutlu olmak istiyor. Ne var sanki mutsuz olsak. Bırakalım boş yere çabalamayı da, dünya yine dönmeye devam etsin, birimiz de mutsuz olsun. Kabul, ben olurum. Hem de ne güzel mutsuz olurum.


                                                                   ***

     Halbuki bir bardak oralet içmek istemişti...

     Telefonun hayra alamet olmayan sesi yükseldi birden. Ne lüzumu vardı, arıyorlardı şu sessiz günün bu saatinde. Yüreğine çöken ağırlığın suçunu yorgunluğuna yükledi sebepsiz yere. Zavallı yorgunluk yargısız infaza maruz kalmıştı öylece.

     Söz artık baş parmağın marifetiyle açılan telefondaydı. Ne söyleyecekse çabuk olmalıydı. Ki öyle de oldu.

     Yüreğini yangın yerine çeviren haberi aldığında tepki vermeden yere çöktü. Herkes başını ona çevirmiş, acıklı gözlerle ona bakıyordu. Ama niye bakıyorlardı ? Önemsemedi. Gözleri doldu, yaşlar su olup akmadı. Hava 35 derece oldu, o üşüdü. Kalbini dinledi, bir şey duyamadı. Sonunda dayanamadı, gözlerini kapadı. Bir umut...

     Telefondaki ses 6 ay içinde öleceğini söylediğinde o zaten ölmüştü. Ha 6 ay önce ha 6 ay sonra. 

     Ne gereği vardı şimdi ölmenin, halbuki o sadece bir bardak oralet içmek istemişti...


                                                                  ***

     Yüzüne bir kirpik bahanesiyle bile dokunmamış bir adamdan bahsedecek olursak eğer, gönlünün sayfaları yetemez ona. Sığmaz olur büyük kelimeleri o küçük beyaz kağıtlara... Beklemez. Beklemez ki sende al kalemi eline, yaz onunkilere.

     Gördüklerine inanmak ister. Kaçırılan onca bakıştan birini yakalayıp sonsuza dek gözaltında tutmaya, gerekirse diğerlerinin peşini bırakmaya, zorunda kalırsa da onunla beraber terk-i diyar eylemeye razıdır. İşte o adam derdi ki tıpkı o güzel hanımefendinin de dediği gibi; 'göz görür seni ama, kalp sana hasrettir.'


     Selam olsun o güzel hanımefendiye.



     Güzel bir gece geçirmemiz dileğimle.




20 Ekim 2016 Perşembe

UYARI: Bol 'karaktersiz'lik içerir.

Merhabalar,


     Bir kalemle ne yapılabilir? Eh, biraz yazı biraz çizi. Sonra ya ucu kırılır ya mürekkebi biter. Peki elde ne kalır? Bilemezsin, çünkü hiç ellerine bakmazsın. Ne mürekkep lekesinden ne de siyah kurşun karasından bi'habersindir. Leke namustur bilmezsin. Kalemi çöpe, ellerini suya götürürsün... Kalem namustur, bilemezsin.


                                                                                 ***

     Koltuğa fazla güvenmemek gerekli şu aralar. Belli mi olur, bakmışsın sen tam oturacakken altından çekiverirler. Keza, olacak olan tam da bu ya.

     Bu yüzü unutma diyecekler sana; unutma ki zaman geldiğinde, en ummadığın anda karşına çıktıkları zaman hatırla onları diye. Bugün parmağını sallayarak umarsızca emir verdiğin, boynunu büktüğün adamlar; yarın o parmağı kıracak, diğerlerini de kırmamak için yalvartacaklar. Arkasında sığındığın kürsi-i liyakatı yarın darmaduman edecek, baş ucuna ismini bile yazmadan orayı mezarın belleyecek, elini öpen herkesi de oraya gömecekler... En mutlu anında, en ummadığın zamanda.

     Bu yüzü unutma Soner, bu yüzü. Yakındır...

                       " Asrın yeni umdesi var, hak kapanındır.

                       Söz haykıranın, mantık ise şarlatanındır.

                      Geçmez ele bir paye, kavuk sallamayınca,

                      Kürsi-i liyakat pezevenk puşt olanındır."*

                                                                                  ***

     Sanıyorsun ki yeni çekilmiş diye aldığın leblebi sonsuza kadar sıcak kalacak, sanma ki o gülücükler saçan yüzler ölünceye dek yanında olacak. Doyum noktasına geldiklerinde ne leblebi o eski leblebi olacak ne de gülen yüzler aynı gözlerle bakacak. Hepsi gidecek, bir aynanın karşısındaki duracak. Leblebi boğazına takılacak, öbürleri kafana dolacak. Birine su, diğerine zaman ve aspirin çare olacak...

     Geriye kalanlara ise Zeki Müren 'büyük'lük yapacak.


                                                                                  ***

     Her öksürdüğünde ciğerinden bir parçayı söküp önüne dizdiği gecelerden herhangi birinde; elinde çayı, karaktersizliğinden dem vurdu kendine. 'İyi' sıfatını hak eden davranışları sergileyemediysen muhtemel 'karakter yoksunu' olma yoluna girdiğin şu toplumda, kendisi gerçek manada 'karakter yoksunu' idi. Oturduğu masanın 'yoksunluğunu' artırır, insanları kendine çekerdi. Hoşuna giderdi diğerleri gibi 'fazlalık' sahibi olmamak ya da olamamak. 

     Çabalamazdı; hoş, hayatta ne için çaba göstermişti ki bunun için uğraşsındı. Ne de güzel şeydi 'karaktersiz' olmak, '-li' li sıfatların egemenliğinden kurtulup '-siz'lerin egomanyasında yaşamak.

     Yaşamak hürce ve karaktersizce...



     Güzel bir gece geçirmemiz dileğimle.

     *Neyzen Tevfik  -Asrın

     



24 Eylül 2016 Cumartesi

Tek mi çok mu ?

Merhabalar,


     Herkesin günü geldiğinde oraletten başka çaresi kalmayacak, dedi az kötü, biraz karanlık, çokça çirkin olan adam.


                                                                    ***

     Herkesin çok adam olduğu bir ortamda, mesleği sadece adamlık olanlar zanaatlarını nasıl icra ederler hiç düşündünüz mü ? 

     Sizde çok adam olduğunuzdan mütevellit, anlıyorum; düşünmediniz. Olsun, siz 'çok'ların yanında biz zanaatkarların esamesi okunmaz ama bırakın da elimizdeki 'tek' uğraş da uğraşılmaz hale gelmesin. Biz sabah 9 akşam 5 mesaimize gidelim, geceler siz 'çok'ların, varsın eğreti bakışlar bizimle, alkışlayan eller sizinle olsun. Gönüller bizle buruk kalsın, sizle dolsun, taşsın. 

     Bir taraf eksilecek ise o biz olalım; 'tek' iken yok olalım, siz 'çok' iken çok kalın.


                                                                ***

     Kabul et. Sen hiç bir zaman 'sıradan olmayan' sıfatının vücut bulmuş hali olmadın, olamadın. Yanına bile yaklaşamadın, kapısında dahi duramadın. Topu auta atmayı geç, topla bile buluşamadın. Ama sıra 'öyleymiş' gibi davranmaya geldiğinde, ayakta dakikalarca alkışlanmaya değecek sahneler sergiledin, öylesi oyunlar perdeledin. Bu çabalarını takdir edenlerin göğsüne taktıkları 'sıradanlaşmayanlar' nişanı ile onure oldun. Biriktirdiğin 'onur'lar ordan buraya yol oldu, ama sen yine olmadın; olamadın.

     Selam olsun göğsünde nişansız gezenlere. Ve yine selam olsun biz 'onure' edilmeyenlere...


                                                                ***

     Eski dost nedir, yenisi nasıl alınır ? Eskisinin üstündeki tozları üflersek yenisi gibi olur mu ? Olsa da güncelleme gerektirir mi ? Ve benzeri sorular, tarihi geçmiş ilişkileri pişirip pişirip kendimize sunmaya kalktığımızda aklımıza düşen cevabı kendinden menkul sorular olarak karşımıza çıkıyor. Geçmiş zamanki haklı sebepleri yıllandılar sebebiyle yok hükmünde sayıyoruz bir vakit sonra. Üstünden geçen zamanı da tat arttırıcı olarak görüyoruz, şarap misali. 'Eski' tadı varmış gibi karşılıklı kadehlerde içiyoruz birbirimizi. Bünyemiz kabul etmeyecek biliyoruz; yine de dibimizi görene kadar yudumluyoruz. Hem de sek.

     Ben kendimi bilirim, sek gitmem. Acıyımdır, tat vermem. Israrcıysan hala, gazoz ile karıştır beni, karıştır ki yakmayayım seni.

  

     Ki yakarım, bilirsin.



     Güzel bir gece geçirmemiz dileğimle.

14 Eylül 2016 Çarşamba

Normal olmak üzerine

Merhabalar,


     Gördü. İnanmadı. İnanmaya yüreği dayanmazdı. Bıraktı, gitti uzaklara; gördükleri arka cebinde. Kimse bakmadı oraya, elini sürmedi. Dokunsalar yırtacaktı onları; olmadı, yırtamadı. Sordu, anlamak ne ise inanmakta aynı şey dediler. Lambadan çıkan cin diledi sonradan. 3 dileğim var dedi, hepsi aynı sadece virgülleri farklı. Vurgu önemli dedi biri. Özne vurgulanmaktan hoşlanmıyor dedi öbürü. Yüklemin umurunda bile değilsin dedi öteki. Olmadı, bu da olmadı. Cinde çıkmadı lambadan.

     Sonunda anladı. İnandı gördüklerine. Gerekliydi çünkü.


                                                                              ***

     Havalar nasıl dedim, dedi ki normal. 

     Normal birisi olup çıkmıştı son zamanlarda. Ne sıkıcı şey idi normal yaşamak, normal sevmek, normalinden nefes almak. Bünyesi nasıl kaldırıyordu bunca 'normalliği' ? Yorganlara sarınsa, geceler boyu terlese atamaz mıydı vücudundan?  Hiç mi şansımız yoktu, bir fırt alsa şu sigaradan? Ya da belki damar yolundan bir tutam anti-normal. Cadıyı öldürüp, elinden panzehiri alsaydık, bir umut o da mı işe yaramazdı? Halbuki bunların hepsi masal olsa, gece 12'yi vurduğunda farkına varsan her şeyin ? Geride kalan ayakkabıyı da ört pas etsek ? Yine mi olmazdı?

     Normalleşiyorsun. Hem de git gide. Herkes ol, normal olma. Ne olur! 

     Çünkü, bilirim ki normal olan bir daha geri gelmezdi.


                                                                              ***

     "Önce bir gülümseme alayım sizden! Saniyeler evvel vermiş olduğunuz gülümseme cinayet silahının yedeği olarak kullanılacaktır. Olmaz ama olur da silaha davranmaktan vazgeçerseniz biz sizin yerinize gülümsemenizi kullanarak cinayeti gerçekleştireceğiz. Size sadece geride kalan ölüye uzaktan el sallamak kalacak. Son bir güzellik yapıp, mezarına çiçek göndermek mahiyetinde, bana..."

     Peh. Olmadı. Tat vermedi. Konu güzeldi, devamı gelmedi. Kalem bir yazdı, iki üstünü çizdi. Göz baktı, akrep ilerledi. Akrep durdu, Siyabend konuştu. Siyabend durdu, ne olduysa burada oldu. 

     Eylül geldi, devamı bulundu. Kalem bir yazdı, iki üstünü... Kalem ? 

     Kalem mi?

     Kalem ikiye çaresiz idi.


  

     Güzel bir gece geçirmemiz dileklerimle.

24 Ağustos 2016 Çarşamba

Biraz fazla oldu

Merhabalar,


     Tekrara düşer olduk. Ne zaman ki kaçışlarımız alışkanlık haline geldi, işte o zaman. Ne gün ki o şarkıdan sıkıldık, işte o gün. Ne yazı ki bunları yazar olduk, işte o yazı. İşte bu yazı tekrara düşer olduk heyhat.

                                                                        ***

     Yüz yüze konuşmak varken hep kendisiyle konuştu kadın. 'Merhaba'nın buzları eriten evrenselliğine inanırdı, lakin bir 'merhaba'dan kaçar oldu; pişman olacağını bildiği halde. Çok geçmedi, olan oldu; 'pişman' oldu. Bu seferde 'merhaba' diyecek birini bulamaz oldu... Baktı ki bulamıyor yazar oldu. Yazdığı da cevap almaz olunca...

     Biraz fazla 'oldu'.

                                                                        ***

   R. aylaklık mertebesinin kenarında köşesinde(!) gezinen bir adamdı. Ne Yusuf Atılgan'ın C.'si gibi olabilmişti ne de İlhami Algör'ün Müzeyyenine aşık olan adam gibi sürüklenebiliyordu. Esintili bir mizacı olmadığı apaçık ortadaydı. Ama yine R. idi o. Kendisinden başka elle tutulur bir şeyi yoktu.

     Kendisini  pek eğlenceli bulmazdı ama bulurmuş gibi davranırdı çoğu zaman. 'Market değerini' bu şekilde korurdu; malum dönem pazarlama dönemi, dönem satış dönemi idi. 'Çok satanlara' (bestseller) göz kırpardı çoğunlukla. Yeterli lobiye hitap etmediğinden olsa gerek listeye giremezdi hiç. 

     Hazır lobiden laf açılmışken, oralet lobisi tam destek arkasındaydı. Dünyayı ele geçirme çabalarının bir numaralı neferiydi R.. 'Herkesin günü geldiğinde oraletten başka çaresinin kalmayacağına' yönelik yeni dünya düzenine geçiş yolunda döktüğü terler bardak bardak oralet olarak dönecekti ona... Dönmeliydi mutlaka. Yoksa ne vardı hayatında bu kadar mücadeleye değecek, bu yeni dünya düzeninden başka ?

     Bilemedi. Belki vardı belki de yoktu. 

     Emin olduğu tek şey ise; şu an elinde sadece bir bardak oralet vardı.

                                                            

                                                        Devamı gelir...

     

     Güzel bir gün geçirmemiz dileğimle.  

6 Ağustos 2016 Cumartesi

En kral hikaye

Merhabalar,


     Yazacak daha anlamlı bir giriş cümlesi bulamadı, bundan başka.


                                                         ***

    Söyleyecek sözlerinin kaldığına olan inancı, durumu kabullenme yoluna girmesine mani oluyordu. Beyaz bayrakları çekip, bardak dolusu soğuk su içmesi herkesin yararına olacaktı... Ne vardı ki böylesi uzatılacak ?

    Elindeki karton bardağa mavi taraftan soğuk, kırmızıdan sıcak su konulacağının bilincinde idi. Maviye yöneldi. Her şeyin üstüne bir soğuk su içecekti anlaşılan. Bardak bir süreliğine mavinin altında kaldı. Tüm yaşanılanlar bir çırpıda unutulacaktı. Unutulmalı mıydı ? Hayır. Keza, bardağın aniden yolunu değiştirip kırmızıya yönelmesi, unutulmaması için yapılan bir hamle olmalıydı.

     Artık olanların üstüne soğuk su değil, bir bardak ılık su içecekti...

     Çünkü, çok şey vardı böylesi uzatılacak!


                                                         ***


     Ambalaj niyetine giydiğimiz kıyafetler raflardaki yerimizi ön sıralara getirir olmuş. Alıcının ilk göz ağrısı, ilk eline aldığı olmuşuz. Tercih edilen olmak en büyük uğraşımız; gözden kaçmak ise en korkulu rüyamız oluvermiş. Bedelimiz ödendiğinde diğer ödenenlerinde olduğu poşette bulmuşuz kendimizi. En pahalısı olsak da elde taşınmazmışız, çünkü ağır gelirmişiz. Zamanı geldiğinde ise biz dahil herkesi aynı açacakla açıverirlermiş.

     Hepimizin birden havası kaçarmış. Olsun kaçsın; on yüz milyon baloncuğumuzdan bir kaç tanesi eksilse ne çıkar bundan ?

     Kafamız iyi, açmayın kapağı, biz böyle iyiyiz.


                                                         ***


     İddialı bir son olmak uğruna sıraya dizilen onca cümleden hangisinin seçileceği tam bir muamma iken sıraya dahi girmeye üşenen 'yazar referanslı' bir cümle öne çıkmıştı bile. Dolu dolu bir öz geçmişi yoktu, aksine olması için çaba da göstermemişti. Peki ya gösterse ne olacaktı ? En kral hikayenin sonu olsa ne farkedecekti ?


     Olsa ne olacaktı olmasa ne ?  



     Güzel bir gece geçirmemiz dileğimle.

28 Haziran 2016 Salı

Sadece adam

Merhabalar,


     Fazla kibarlığın samimiyetsizlik olarak kabul gördüğü zamanlardı. Havada asılı duran onlarca kelimeden bir kaç tanesini seçip cümle kıvamına getirmek, kıvama gelen cümleyi uygun ses tonuyla karşı tarafa sunmak, ve en önemlisi gerekli hitabı bulup sunumu süslemek bir dert haline gelmişti. 2 dakika önceki 'siz'in kibarlığı şuanın samimiyetsizliği olabilir; 'hanımefendilik' müessesesi ayak altına alınabilirdi. Doğrudan bir dertti ama telafisi oldukça dolaylıydı şüphesiz.


                                                                     ***

     Tanrıya kendi gibilerini güncellemesi için feryatta bulunduğu o akşam, büsbütün hissetti damarlarında dolaşan bıkkınlık zehrini. Her gün aynı fincandan içtiği kahve bu seferde savuşturacak mıydı o hissi ? Oynadığı ' kahve ruleti' bir kez daha mı yarına devredecekti ? Bilemezdi. Durdu ve 'bir fincan kahve mi içsem yoksa kendimi mi öldürsem' diye düşündü.

     Yok, bu kadarı fazlaydı. Daha ölmeden önce içmesi gereken hatır sayılır miktarda kahve vardı. 

     Durdu, fakat öncekinin aksine, gülümseyerek ' ah ulan keşke biraz leblebi olsaydı' dedi. Kalktı ve kahve makinesine yöneldi.


                                                                     ***

     O yaşına kadar ne yaptığı sorusuna verecek cevabı yoktu. Vardı aslında ama belki nefesini tüketmek istemediğinden belki de anlamayacaklarından dolayı susardı hep. Mağrur bir şekilde başını büker susardı. Sorularda iyi, cevaplarda tutuktu. Lakin bugün öyle olmayacak, önüne konan kağıt parçasının mesleğini sorduğu kısma bir cevap yazacaktı. Yazdı da. Bir daha sorsalar, bir daha yazacaktı. Doktorlar, mühendisler, pilotlar yanında halt yemişti.

     Kağıdı alan görevliden bozma kadın, 'yalnız bu meslekten sayılmaz' dediğinde ona hayatının cevabını vermişti. 'Benim mesleğim adamlık' dedi. 'Adamım ulan ben sadece adam!'


     Güzel bir gece geçirmemiz dileğimle.


     Teşekkürler İlhami Algör, Emrah Serbes , İlay Bilgili ve Sinem Sal.

15 Haziran 2016 Çarşamba

En iyi biz centilmenler öldürür

Merhabalar,

     Raksa katılan her 'iyi dileğin' saatlerce pistten inmeyişi can sıkmış olsa da, tek başınalıktan bunalan bünyede kalabalık yapmaları bir miktar 'hoşluk' yaratmıştı. Bu 'hoşluğun' onu 'hoşnut olma' durumuna ne derece yaklaştırdığı tartışılabilirdi fakat uzun süredir 'hoşnutluk' nedir bilmezken ona bir kulaç atımı mesafede oluşu hayret vericiydi.

     Gerçekten hayretti yahu, karaya çıkması işten bile değildi.

                      
                                                                        ***

     Centilmen olması için hayatı ona zehir eden birinin yaptığı bu şeyi anlayışla karşılaması yeterli değildi. Ondan önce davranıp 2 adet oralet sipariş etmesi gerekliydi. Çünkü centilmen olmak bunu gerektirmekteydi.


                                                                         *


      Öldürmek için silah kullanması şart değildi. Amaç iz bırakmak, kalbin sol tarafına felç indirmek ise bir tebessüm; bacaklarındaki gücü almak, kötürüm bırakmak ise bir çift gamzeli gülüşme; aldığı nefesi kesmek, daha alamaz hale getirmek, diri diri gömmek yada başka bir deyişle öldürmek ise bir kahkahası yeterliydi. Çünkü kahkahanın yanında öfkenin esamesi okunmazdı. Çünkü kahkahanın mermisi bitmezdi. Ve en iyi biz centilmenler öldürürdü.


                                                                         *


     Konu vedaya geldiğinde ise; herkesin kendi vedası olmalıydı. Başkalarınınkini taklit etmek ne derece samimi olacaktı. Ve tahmin edeceğiniz üzere, en güzel biz centilmenler veda ederdi.  

     

     Güzel bir gece geçirmemiz dileğimle.


      Teşekkürler Umay Umay, Kutub Şimşek ve F.N

30 Mayıs 2016 Pazartesi

Oralet iyidir.

Merhabalar,


     "Seher vaktinde içilen sigaranın diğer zamanlarda içilenlerden daha keskin olduğuna inanırdı Beyefendi. Dumanın ciğere değil kalbe çekildiği, ciğerin aksine kalbin tükendiği münzevi vakitlerdi.

     Duman dağıldı, siyabend söyledi.

     Şarkı durdu, duman konuştu...


     Madam ise hala uykusunda."


     Kafasının saçlarından daha karışık olduğu bir anda, o an'ın önüne serdiği gerekçelerden dolayı olsa gerek,ince belli bardaktan çay içme ihtiyacı hissetti adam. Her düşüşte çareyi ince belliye sarılmakta bulması acınası bir durum muydu? Durumun bu denli çıkmazda olduğuna kendisi de inanamadı ama her 'düşüş' mutlak suratte bir 'acınma' taşımalıydı beraberinde. Çünkü düşmek bunu gerektirmekteydi.


     'Peki ya mucizeler' dedi adamın iç sesi, 'Mucizelere inanmalı bir yerde'. Güldü dış ses, 'Hani nerede o sevgili mucizelerin ?' Saatine baktı adam. 'Son umudu 5 dakikayla kaçırmışlar.' dedi... Üstelemeyi manasız gördüğünden 'Bak ' dedi iç ses, ' Bak ve  gör; koşup yakalayacaklar.'


     Her sorunun bir avuç leblebi ile çözülebileceğine inandığından beri astım krizini tetikleyen tozlar listesinden 'leblebi tozu'nun üstünü çizmişti. Tozu sadece, bir avuç miktarın yetemediği yerlerde; dil üstünden alıyordu. Damakta birikmesi daha hızlı olur mahiyetiyle.

     Öğrenmişti. Mühim konu 'düşmek' olsa bile sızlanmayacak, hayıflanmayacaktı. Ağızdan çıkacak tek bir cümle olmalıydı; o da, ' Ah ulan keşke biraz leblebi olsaydı.'


     Adamın garsonu çağırmamakta ki ısrarını ve ince belli ihtiyacını sebepsiz bulan kadın; çareyi başka bir sıcakta aramaya karar verdi. Garsona 2 adet oralet siparişi verirken, ' Oralet sokulgandır, samimidir' dedi adama. 'İzahı olmayan bir huzur yükler insana.'

     Geldi bardaklar, kondu masaya.

     Sokuldu adam,

     Elinde turuncu huzurlu kadına...  


                                                                  BİTTİ


     Güzel bir gece geçirmemiz dileğimle.

29 Nisan 2016 Cuma

Bugün değil.

Merhabalar,


     "Geçen her 'saniye',  'kayıp' olma yolunda onaylanmak üzere sıraya girmekte iken Beyefendi elinde damgası, her birine 'yazık oldu' layıkını uygun görmekteydi.

     Madam ise hala uykusunda..."


     Halbuki kadına lazım olan da sadece 4 pil idi.


     Tavanda canlanan hayallerinde eksik bir parça olduğunu her fırsatta kendine hatırlatan kadın, ıslanmakta olan kirpiklerinin ağırlığını taşıyamaz hale geldiğinde hissetti; o derin gecenin soluk dudaklarında meydana getirdiği soğukluğu. Ne bir fayda görecekti, bir bardak kahveden veyahut bir nefes sigaradan; ne de bir zarar gelecekti ırmaklar dolusu göz yaşından. 5 yaşındaki çocuk edasında ellerini gözyaşları ile temizlemesinin ardından, buruk dudaklarının az da olsa barışmaya yanaşması ile kendini masumca uykunun kollarına bıraktı. Hiç bir silahını çekemeden, kılıflarına bile dokunamadan...


     Adam elinde emanetleri , aklında türlü türlü düşünceleri ile istikametine doğru ilerlemekteydi. Doğrusu kadına söyleyeceği tek bir sözü bile yoktu. Niye böylesi korunaksız bir halde karşısına çıkmak istemişti ? Özlem mi söz konusuydu ? Sanmam. Belki yarın özlerdi ama bugün değil. Bağlılık mıydı ? İmkanı yok. En azından bugün salmıştı iplerini. Peki ya ihtiyaç mıydı ? Hiç alakası yok. Bugün suya ve ekmeğe ihtiyacı vardı ama ona maalesef yok...

     Manası majiskülle dizilecek bir sebebi yoktu anlaşılan...


     Kadın aceleci olmayan hızlı adımlarıyla; bir elinde emanetleri, öbür elinde okunmaya dünden razı mektubuyla randevu noktasına seyirtmekteydi. Kendininki karşılığında alacağı ' emanetlere' bir an önce kavuşmak isteği gitgide harlanıyordu. Kor olup, ardından sönmesi zaman alacaktı anlaşılan.


     Birbirine uzanan ellerden ikisinde emanetler, birinde zarfı olmayan mektup, diğerinde ise mektubu almayı sağlayacak cesaret vardı. Tek cümle kullanmadan yapılan değiş tokuş ikisininde evlerine geri dönmeleriyle son buldu.

     Adam mektubu okumadan bir kenara koydu. Bugün mektuba ne özlemi, ne bağlılığı ne de ihtiyacı vardı. Ama yarın ? Yarın kesinlikle vardı.

     Kadın ise emanetlerini yerine yerleştirdi. Radyosunu çalıştırdı. Onun buna bugün ihtiyacı vardı.

     Onun bugün sadece 4 pile ihtiyacı vardı...


     Güzel bir gece geçirmemiz dileğimle.

7 Nisan 2016 Perşembe

Çok değil 4 tane

Merhabalar,


     "Nostaljik radyodan yayılan ses tüm odayı etkisi altına almakta iken, Beyefendinin düşünceleri odadan koşarcasına uzaklaşıyordu... Yollara düşen düşüncelerine yol göstermeyi de ihmal etmeden başını yastığa koydu Beyefendi. Şansını birde rüyasında denemek istiyordu. Bir umut fasl-ı muhabbet. Olur ya.

     Madam ise hala uykusunda. "


     Adamın belli ki ince belli bardaktan limonlu bir çay içme vakti gelmişti. Çayı limonlu içmeye başladığından beri ilk kez limon parçasını bardağın içine atmamış; ufak parmak hareketleriyle suyunu çıkarmış, biraz altlığa taşsa da bardağın içine boca etmişti. Bunu isteyerek mi yapmıştı, tartışılabilirdi. Fakat bunu yapmasına karşısındaki 'şelale' sebebiyet vermişti, o 'su götürmez' bir gerçekti... Ne anlamlı varsayım heyhat, ne anlamlı !


     Günün o saatinde pili bitmiş bir radyodan daha kötü ne olabilir sorusuna yanıt; 'pili "yeni" bitmiş bir radyo' iken adamın kılını bile kıpırdatmadan radyoya hala çalıyormuşcasına kulak verişi, yarıda kalan şarkıya hürmetinden olsa gerekti. Şarkılara saygı duymak konusundaki bu dik duruşu onu 'ender' bir kişi yapmakla kalmamış, 'şarkılarla yaşayan adam' tadındaki yaşantısına bir kaç şarkı miktarınca huzur katmıştı. Kim bilir ne kadar sürecek, ne kadar yetecekti şarkılar adama? Radyonun artık çalmadığı geceler gelecekti. Olsundu. O geceler, bu geceler olmamalıydı. Henüz buna hazır değildi. Bir koşu pil almak gerekliydi.

     Aslında mantığı ona pil yerine adaptörvari bir şeyler kullanmasını telkin ediyordu ama her an bitti bitecek telaşında olmak şarkılara ayrı bir tat, ona ayrı bir değerbilirlik katıyordu. Çünkü değer bilmek bu işin şanında vardı. Her zaman söylediği gibi : ' Çünkü şarkılarla yaşamak bunu gerektirirdi.'

     Halbuki...

     Gereği olan sadece 4 pil idi.


     Güzel bir gece geçirmemiz dileğimle.




22 Mart 2016 Salı

Yazıt

Merhabalar,


     "Duyulacak özlemin şanına yakışır biçimde bakıyordu Beyefendinin gözleri. Madamınkiler ise aşağısında kalmazcasına. Gecenin sonunda yaşanması çok muhtemel  ' gitmeseydin iyiydi' vaziyeti de tıpkı balsız servis edilen kış çayı gibi olacaktı; bir o kadar tatsız, bir o kadar iç burkan, ama zorunda olunan. "


     Kırmızılı bardak yoğun geçen doldur - boşalt kahve seferlerinin sonuna gelmişti. Temizlenme, yeni güne başlama telaşı içinde bırakıldığı yerde beklemekte idi. Olmayan seher vakti hüzünlerine tanık olacağını nereden bilecekti ? Sahiden öğrenebilecek miydi ? Yudum yudum azalırken azalanın içindekinin değil adamın şüphelerinin olduğunun farkına varabilecek miydi ? Sahiden şüphelerin, adamın kesinliklerine varıncaya kadar kat edeceği yol, acabaları kendinden menkul bir bekleyiş olacak mıydı ? Peki olsa ne olurdu, olmasa ne ?


     Kadın belli ki herkesleşmemek uğraşındaydı. 3 - 5 satırlık sevmesi, kalbi bol dijital mektup yerine sahici bir mektup yazmaya karar vermişti. Daha doğru bir deyişle, bir kağıt parçası olacaktı o ' mektup '. Okuması kolay, etkisi parça tesirli olan cinsten. Özensizce koparılmış o masum beyaz parça birkaç parmak hareketi sayesinde dünyanın en önemli, en gizemli, en mahrem yazıtı haline gelecekti. Adam ise bu en mahrem yazıtın muhatabı kesilecekti. Gelecek kuşakların uğruna kitaplar dolduracağı bu mahremiyet ise sadece 4 kelimeden oluşacaktı...


     " Seni seviyorsam sanane bundan ? ** "

 

     Güzel bir gece geçirmemiz dileğimle.



                                     "Dünyada akla değer veren yok madem,

                                       Aklı az olanın parası çok madem,

                                       Getir şu şarabı, alsın aklımızı;

                                       Belki böyle beğenir bizi el alem!"

                                       Ömer Hayyam


**Friedrich Nietzsche

 

     

26 Şubat 2016 Cuma

Saat 01.35

Merhabalar,


     "Bilincinde olduğu eyleminin Madam üzerinde bıraktığı etkiyi hesaplamak bir yana dursun, Madam'ın kendisine atmaktan ziyade fırlatmakta olduğu zarfları açmaktan bile biçare kalan Beyefendi mahzunca yudumladı ballı kış çayını, bir çift gözün parıltıları altında."


     Saat olmuş 01.32 ya da 01.33. Kalemin ucundaki bilyenin yazmak için değil karalamak için döndüğü; can evinden vurulan siyabendin acısını paylaşıp, bilemedikleri o dünyanın onlara anlatıldığı; yüz kusur yıllık tarihi olan bilim dergisinin şanına yakışmayan bir şekilde altlık olarak kullanıldığı; sırf seher vakitlerinde olunduğu için olmayan seher vakti hüzünlerine dalınan; ihtiyaç duyulduğu halde hasret olunmayan gece uykularının yine kayıplara uğradığı; kırmızılı bardaktan içilen kahvenin gözkapaklarına yapmacık bir emirle 'kapanmamalarını' söylediği; başka bir zamanda, başkalarının görüp de garipseyeceği o aptal gülümsemenin yüzde yer ettiği vakitlerdi...


     Saat olmuş 01.33 ya da 01.34. Adamın gözü yamuk kesilmiş ve birazda sıkılmış limon parçasının üzerinde. Yanındaki 'yaprağı andıran' desenli su bardağı  kullanılmışlığın verdiği mahcubiyet ile gölgesi ardına saklanır vaziyette. Bunları üzerinde taşıyan sehpa ise alabildiğine moderne.


     Saat olmuş 01.34 ya da ?

     Ya da ?

     Ya da ne ?

     ...

     Saat olamamış 01.35...


     Olsa ne olur, olmasa ne ?


     Güzel bir gece geçirmemiz dileğimle.


     

12 Şubat 2016 Cuma

Centilmen

Merhabalar,



     "Karşısına aldığı herkesi ve her şeyi alt edebilme yeteneğine sahip olduğunu her fırsatta dile getiren Madam, göz kapaklarına karşı verdiği mücadeleyi de kazanabilecek miydi ? Kapandığı takdirde gözyaşlarına ihanet edip, akıp gitmelerini seyredecek; direnirse kaçınılmaz sonu bir müddet görmezden gelecekti... Ne büyük ikilem heyhat, ne büyük."


     Kifayetsiz kalmanın haricinde bir de havada kalmaları kelimelerin verebileceği en ağır ceza idi, adam ve kadına. Geçen saatlerin ağırlığı bir yandan hareketlerini eziyor öbür yandan konuşmaların toz pembe havasını sonu bilinmeyen bir karanlığa sürüklüyordu. Sürüklerken de zaman algısını ellerinden almaktan çekinmiyordu. Hal böyleyken ağızdan çıkan her kelime havada süzülürken etkisini kaybediyor, kulaklarda boş bir tınıdan başka yer edinmeyip ' kalabalık yapma çabasındaki laflar ' safına doğru ilerliyordu. Ne yazık ki.


     Duvardaki nemden payına düşeni alan nostaljik radyo, kabarmış ahşap çerçevesi ve yaşına yaş katan görüntüsüyle odanın havasına bir nebze ağırlık katmakta, ayarlanması büyük ustalık gerektiren Neşat Ertaş frekansı ve bu frekanstan yayılan cılız ama dokunduğu yarayı açmaktan geri durmayan nameler çalmakta iken; herkesin buram buram yüzüne vuran huzur ne hikmetse adam ve kadından bir o kadar uzakta idi.


...

     Ufukta kaybolmasını sessizce izlediği huzurun yeniden doğması için mutlak suretle bir şeyler yapması gerektiğini hissetti adam. Her ne kadar, durumun bu hale gelmesinde kadının büyük payı olduğunu düşünse de ' adım atma ' sırasının kendisinde olduğunu düşündü o an. Ne olmalıydı bu atılacak adım ? Adımı attığında kadın orada olacak mıydı ?... Peki olmazsa, fark eder miydi ?

     Ama atmalıydı. Çünkü centilmen olmak bu demekti. Çünkü centilmenlik bunu gerektirirdi.


     Güzel bir gece geçirmemiz dileğimle.


     

26 Ocak 2016 Salı

Asude

Merhabalar,


     " Gülümsemesinde sakladığı hüzünlerine kimsenin eğilip bakmasını istemediğinden bol bol harcadı mutluluklarını Beyefendi. Bu eli bolluğundan nasibini alan Madam ise tarifi edilemez bir huzura düştüğünden olsa gerek kendisini bekleyen hazin sonu görmekten aciz idi... Şüphesiz... Yazık ki..."


     İnce belli bardaktan yudumladığı çayın boğazından geçerken ' yakıp kül etme ' eylemini enfes bir biçimde yerine getirmesi, ne hikmetse aynı eylemi kalbi üzerinde harekete geçirememesi bir anlık şaşkınlık yaratmış olsa da; gerekenin tam da bu şekilde olması bilinmekteydi adam tarafından. Bardağı masaya yavaşça bırakıp, gözlerini bir diğer yeşil çifte diktiğinde onlarda tezahür eden hasret duygusunu görmezden gelmişti. Hasret kalan, kalınanı aramalıydı fikrince. Aramak dışında zaman ayırılan her uğraş bir gereksizlik, unutmaya çalışmak yolunda harcanan her insan bir bozukluktu; cepte sadece ses yapmaya yarayan, birleştirilip bütünletilmek istenen.


     Geldiğinden beri çayına hiç dokunmayan kadın, sebebi yine kendisi olan yorgunluğunu hakkında romanlar yazılabilecek tek kelimelik bir mesaj ile üzerinden atabilmişti. Kendisine dikilmiş bir çift gözün hapsinde ne bakışlarını başka yöne çevirebilmiş ne de çayına elini sürebilmişti. Geçmişte de böylesi birkaç duruma şahit olmuştu fakat bu tür yeşil bir tutukluluk süreci tecrübe etmemişti. Hayıflanmasını gerektirmeyecek kadar ' umutlu ' bir hissiyata kapıldığından uzanıp bir yudum aldı, sıcaklığından şüphe ettiği çayından. O bir yudum geçip ilerlediği her yere ferahlık sağlarken, kalbi de unutmamış, bir nebze de ona göndermişti... 

     

     Adam ise olabildiğine asude...


     Cümlelerin sesi kısılmış, uzunlukları artırılmış, gözler aracılığı ile taşınma evresine girilmişti. Radyatörün ısıtmakta biçare kaldığı masayı, karşılıklı tebessümleri sayesinde hoş tutmaya çalışmaları gece boyunca devam etmişti... Gecenin sonunda ağızdan çıkan bir kaç söz ise sadece masanın değil diğerinin de gönlünü hoş tutmasına olanak sağlamıştı. Kuşkusuz.


     Güzel bir akşam geçirmemiz dileğimle.

9 Ocak 2016 Cumartesi

Yol

Merhabalar,


     "Hüsran ile sonuçlanan her denemenin ardından başvurduğu gözyaşı terapisine o denli bağlanmış olacak ki, terapi seanslarını arttırmış, dozajını iki katına çıkarmıştı. Halbuki bakması gereken yer çok uzakta değildi, akıl edip iki dudağının arasına bakabilse görmesi işten bile değildi... Madam ise hala bi'haber."


     'Memnun olma' halinin en doğal ve en sade belirtisi olan 'tebessüm' zaman kaybetmeden adamın yüzünde yerini almıştı. Günlük yaşamında memnuniyetini, memnuniyetlerini bir parça utangaçlık, bir parça gizlilikle yaşayan adam, bu sefer kimseden sakınmadan, tebessümlerini alıp masanın üzerine bırakmıştı. O kadar ilgi çekmiş olacak ki; karşı masada oturan hanımefendi bile tebessümlerden bir bukle nasibini almıştı.


     Yaklaşan garsonu gördüğünde sipariş verme zamanını bir kez daha hesap etti kafasında. Henüz erkendi. Çayın soğuma riskini göze alamazdı ki 'biraz sonra' telkini ile sipariş zamanını bir müddet ileri atabildi. Mekanda çalmakta olan hafif müziğe bir süre kendini kaptırmış olacak, telefonuna gelen mesajı iki dakika sonra farkedebildi. 'Beklediği cevabı almanın' vermiş olduğu memnuniyeti ve heyecanı kabına sığdırmakta oldukça başarılı olduğundan, telefonunu yavaşça iç cebine bıraktı.  Çayı değil 'çayları' sipariş etmenin vakti gelmişti.  Kadın 'yolda' idi.


     Masanın üzerine bıraktığı 'tebessümlerini' tazeledi göz ucuyla. Yenileri daha taze ve daha memnundu. Tavandaki küçük ve gösterişsiz armatürlerin bir tek kendi masasına sağladığı 'loşluk' hizmetini yeni farketmiş olsa da şaşkınlığını gizleyerek, hizmetlerinin karşılığı olarak armatüre en tazesinden bir tebessüm buyur ederken, garsonun elindeki iki çayı masasına bırakmasını seyretti. Ve 'tazelerinden' bir miktar bahşişi kendisine takdim etti.


     Artık yol bitmeli ve masa tamamlanmalıydı... 


     Karşı masada oturmakta olan hanımefendi, tanık olduğu manzara karşısında kıskançlık dürtülerini kontrol edemez hale gelmiş, az önce payına ancak bir kaç tane düşerken, ' o ' kadın gelip masadaki tüm 'tebessümleri' sahiplenmişti. Sinirlerine hakim olamama korkusuyla mekandan ayrılma kararı aldığında ise, farkında olmadan karşı masaya kulak misafiri olmuştu.

     " Yol " diyordu kadın, " Ben bittim ama yolu da bitirdim. "


     Güzel bir gece geçirmemiz dileğimle.

1 Ocak 2016 Cuma

Çay iki olsun

Merhabalar,


     "Kayıtsızlıkla sakinlik arasındaki ince çizgide geçirdiği yaşamının kendisine bahşettiği ona lütuftan birer parça alıp, davranışlarında ve en önemlisi yüreğinde taşımakta olan Beyefendi, Madam'ı bir panzehir arayışına düşürem hareketlerinden son derece memnun olsa gerek, Madam'ın sözcüklere vuramadığı çaresizliğini gördüğünde, ağzından tanıdık bir cümle çıktı yine; 'Ah şu benim bilip, senin bilmediklerin, yok mu ?' "


     'Bir çaresini' bulacaklarından şüphesi olmayan insanların umut dolu bakışlarında örtbas ettikleri 'çaresizlik' duygusu, her ne kadar uzun bir süreliğine rafa kaldırılsa da, daha üstü toz bağlamadan yerinden alınmakta ve tekrar servise sunulmaktaydı. Kadın, kapanına kısıldığı bu duygunun dibindeki sonsuzluğa doğru ilerlemekte iken, eline geçen herşeyi paramparça etmekten de geri durmuyordu. Bu zor günlerinde yanında olmaya çalışanları bir bir karşına alıyor, elini uzatanları pek de nazik olmayan lafları ile dövüyordu. Çocukluk hatıralarının buram buram hissedildiği, anıların çevrelediği dost meclislerini kırıp dökmüş, bir taraflara dağıtmış; üyelerini ise unutmamış, onları da dağıttığı meclisten azad etmişti.


     Çaresizliğine her dakika yeni çaresizlikler katmakta olan kadın, günlerdir aynaya bakmıyor olacak ki; gözlerinin altında oluşan, minik sayılamayacak büyüklükteki mor torbaları farketmiş, yeşil gözlerini çevreleyen beyazlığın yerini bir garip kırmızılığa bırakması, onda tamiri uzun sürecek gedikler açmıştı.


     Aynanın önünden ayrılması için gerekli olan dürtü ise uzun bir telefon çalması ile mümkün olabilmişti. Yavaş hareketlerle sese doğru yürümekteyken, sol taraftaki manzarayı gördüğünde yerinde donup kaldı. Geçen gece geçirdiği sinir krizinin, gözler yaşartan tahribatını gördü o an. Çerçevelerle taçlandırdığı sevdikleri kırık dökük yerlerde, yadigar radyo tanınmaz hallerde, yıllardır kimseye vermeye kıyamadığı dostları,kitapları, top yekün dağılmış, zamanında her gün tozunu aldığı madalyaları, kirden rengini belli etmez olmuş, ve o en kıymetlileri, taş plakları, duvarın dibinde paramparça, yerde yatmakta.


     Telefondan gelen ses bu sefer kısa süreli idi. 'Mesajdır herhalde' diye geçirdi aklından. Elindeki kırık plak parçalarını yere bıraktı, yerinden kalkarken.


     Bilemezdi, nereden bilecekti. Tek bir kelimeden ibaret olan mesajı gördüğünde çığlık atacağını nereden bilecekti... Kim bilecekti...

     ' GÖNDEREN :  ADAM    '

     ' MESAJ :  Çay ? '


                                                                       * * *

   

     ' GÖNDEREN :  KADIN   '

     ' MESAJ : Yoldayım !  '


     " Afedersiniz, benim çay iki olsun " dedi, ardından  "İnce belli bardakta lütfen."


     Güzel bir akşam geçirmemiz dileğimle.